İki önceki yazımda demiştim demiştim hani bir daha ki yazıya da eğitim öğretim hayatımı anlatayım diye… Bir daha ki yazıda demiştim fakat LifeStyle teması hayal kırıklığının ardından içimden geçenleri dökmek istedim bir yazı öyle kaynadı arada neyse geç olsun güç olmasın anlatmaya başlayayım :)
Şimdi benim annem de babam da öğretmen. Anneannem babaannem desek onların da biri Giresun’da biri Manisa’da kısacası bana bakacak kimse yok Tosya’da. E bizimkiler de okula gidiyor ne olacak? Bakıcı eline. Kundaklık bebek halimden dört yaşıma kadar bakıcı elinde büyüdüm. Yani sabah annem ortaya bırakıyordu akşamları da alıyordu. Okulun 180 gün olduğunu düşünürsek tatil vs olmadan işte bir yılın 180 günü bakıcı elindeyim. 4 senem böyle geçti.
5 yaşıma geldiğimde ise artık beni zapt edemediklerinden midir nedir bir yaş erkenden ana sınıfına verdiler. Kendimden büyük çocuklarla bir sene ana sınıfı okudum. Okudum ama o dönemlere ait hafızamda sadece 23 Nisan’da yağmura tutuluşumuz var. Diğer doğum günü vs olaylar oluyordu hani onlarda da fotoğraflar var onlar da öyle kaldı.
İlginçtir benim doğum günü 4 Temmuz’dur fakat 4 Temmuz da hiç bir şekilde okul olmaz. Okulda diğer arkadaşlarımın doğum günleri kutlandıkça sanırım benim de içime oturdu ve bana da bir doğum günü yaptılar :) E tabi çocuğu üzmeye gerek yok değil mi. Çok düşüncelidir benim Nuray öğretmenim. Şimdi nerelerde ne yapar bilmiyorum ana sınıfı öğretmenimizin adıydı, Nuray :)
Tuğçe adında bir de sınıf başkanımız vardı. Yüzünü bile hayal meyal hatırlıyorum fakat hiç unutmam biz susmadığımızda vs bir bağırırdı ki tabi kimse umursamazdı. “Çıldırcam ya, çıldırcam ya” diye nara atardı fakat işte ses tellerine olurdu olan… :)
İşte ikinci sene de ana sınıfındayım. Bu sene ise 6 yaşındayım ve diğer çocuklar da 6 yaşında. Benim geçen seneden beri orada olduğumu nasıl öğrendiler hatırlamıyorum ya da ben söyledim, koydum otoriteyi ortaya, mekan benim havası verdim.. :D Çok iyi hatırladığım bir şeydir, herkes bana sorardı ilk zamanlar şu oyuncak nereye konulacak bu oyuncak nereye konulacak gibisinden. İlk zamanlar büyük bir zevkle cevaplıyordum fakat sonralardan gerçekten bıkmıştım…
Ayrıca böyle resim saatlerimiz olurdu o saatlerde herkesin kendi boyası vardı boyalar çıkar masalar birleştirilir ortaya da saman kağıdı konulurdu herkes istediği kadar resim yapardı. Kimisi deli gibi bir kağıda güzel güzel resimler yapmaya çalışırdı kimileri ise bir kağıda araba çizer bir kenara atar kimisi bir ağaç çizer bir kenara atardı. Tabi uyarı işitirlerdi öğretmenimiz tarafından.
Vee evet büyük gün birinci sınıf başlıyor. Hiç o başlangıcı hatırlamıyorum nasıl başladık bire ne nasıl oldu… Ama tabi unutulmayan anılar illa ki var. Bunlardan bir tanesi bakkalı dövmek için(dikkatinizi çekerim birinci sınıfız) önümüze bile bakmadan koşarken bana bir araba çarpmıştı :)
Yine birinci sınıftayız ve öğretmenimiz bildiğimiz kartona bir ağaç çizmişti ve sınıftaki öğrenci sayısı kadar elma. Elmaların içinde de bizim isimlerimiz. Okuma yazmayı öğrenenlerin elması kırmızıya boyanıyordu. Övünmek gibi olmasın ilk benim elmam kırmızı olmuştu. O zamandan belliymiş ya böyle okuyup yazıp duracağım :D
ikinci üçüncü sınıfta öylelik geçti işte. Ve ikinci sınıfın yazında da sünnet olmuştum kaynatayım bunu da araya :D
Şu da var, 1 2 ve 3. sınıftaki öğretmenim, annemdi :D Annem öğretti yani bana okuma yazmayı. Bir de şunu söylemeden geçmek istemiyorum, bir iki üçüncü sınıflarda başarısız bir öğrenci değildim. Okuma yazmayı vs ilk ben öğrendim. Çevredeki geri kafalılardan hep annesinin torpili vardır, annesi evde çalıştırır gibi yorumlar aldım.
Ben o üç sene içerisinde bir kere bile anneme okulda anne demedim. Bir kere bile beni evde ders çalıştırmadı. Bir kere bile benim doksanımı doksan beş, doksan beşimi yüz yapmadı. Sınıfta bir kabahat işlendiğinde kimi zaman bilerekten; müsamaha gösteriyor, oğlu işte, onun yeri başkadır gibisinden yorumlar gelmesin diye ben üstlendim o kabahatleri ve paşa paşa yedim o tokatları paşa paşa çektirdim o kulakları. Bunu da ilk defa buradan itiraf etmiş olayım :)
Ardından dördüncü sınıfta beni başka bir okula gönderdiler. Fatih ilköğretim okulu. Ve iki sene ana sınıfı ve ilköğretim 1.2.3. sınıfları okuduğum okul da Sakarya İlköğretim Okulu’ydu. Her neyse Fatih ilköğretim okuluna gönderdiler beni çünkü evde tüm dil dökmelere rağmen bir kere bile ders çalışmıyordum kitap yüzü açmıyordum e tabi küçüklük, öğretmen de annem ve bir rahatlık var. O nedenle beni başka bir okula gönderdiler.
Gönderdiler ve tabi ki içinde ders çalışma isteği olmayan adam hiç bir şekilde çalışmaz ve çalışmadım da :) Her neyse okulun ilk günü ve 500 kişilik okulda benim tanıdığım hiç kimse yok. Hangi sıraya gireceğimi sıradan sonra hangi sınıfa gideceğimi bile bilmiyorum. Mal mal dolaşıyorum okulun etrafında çocukların çevresinde. Ahmet Orhan hocam beni gördü vallahi ben de onu gördüğüme öyle bir sevindim öyle bir sevindim ki anlatamam yani yok öyle bir sevinç çölün ortasında su kuyusu bulmuş gibi oldum.
Orhan Hocamla önceden de bir münasebetimiz vardı. Babamla arada spor salonuna spor yapmaya çıkarlardı e tabi ben de peşlerinde kuyruk. İşte beni aldı götürdü bir çocuğun yanına Emin bak bu arkadaşın sana emanet tamam mı bu arkadaşın artık bizim sınıfımızda filan… Üçerli sıramızı olduk konuşma filan yapıldı sınıfa çıktık herkes bir şey soruyor. Soruları filan geçtik öğretmen geldi, sınıftayız işte filmlerde gördüğünüz sınıfa yeni gelen çocuklara olduğu gibi öğretmen beni kaldırdı. Sorular ondan, cevaplar benden. Gerisini pek hatırlamıyorum. Okul numaram ise 67 ydi. Hiç sevmemişim nasıl bir numaraydı o. Bari 62 olsaydı tavşan yapardım bir işe yarardı :)
Bir ay filan alışamamıştım tabi ki okula ama zamanla elbette alışıyor insan. Çok garibime gitmişi ama bu okul. Eski okulun Sakarya bir cep telefonu gibiydi. Tuş kısımları okul, ekran kısımları ise okul bahçesi. Bu kadar basit bir mimarisi vardı yani. Ama Fatih ilköğretim hiç öyle mi. İpad gibi bir şeydi. Büyüktü Sakarya’ya göre ve okul bahçenin ortasındaydı dört bir yanı da bahçe. İçerisi ise daha büyük ve genişti. Anlatılmaz ya o hisler :) Bir de spor salonu var okulun. Çok merak ediyordum adeta gizli bir dünyaydı o spor salonu benim için. Girenler çıkanlar filan oluyordu fakat kendimde oraya girme yetkisi hissetmiyordum nedendir bilmem camından bile bakmak istemiyordum. Fakat nereden bilebilirdim o spor salonunda sunumlar yapacağımı hatta bir daha girmek istemeyeceğimi… :)
Ve Tamer Sazlık adında bir beden eğitimi öğretmeni vardı. Camdan onun kafasına tükürmüştüm. Beni kimse görmemişti. Ama ben gidip mal gibi kafamı dışarı çıkarttım ve onların yukarı doğru baktığını görünce büyük bir hızla kaçar şekilde geri çektim. Aşağı indim, hocanın yalakası kızlar tuttu beni hocanın yanına götürdü. Vapur gibilerdi zaten mübarekler o zamanlar benden en az 3-4 yaş büyüklerdi. Hoca beni aldı bana bir tokat attı. Bir tokat attı bir tokat attı :D Benim cildim de zaten normalden çok hassas mıdır diyeyim ne diyeyim ufacık bir darbeyle sıkmayla hemen kızarır bir de öyle bir tokat yiyince… Sanırım bir iki saat dört parmağın izi orada kalmıştı. Beş değil dört. Hocanın bir parmağı yoktu. Şaka şaka tam oturtamadı sanırım dört tanesinin izi çıkmıştı işte :D
Beşinci sınıfa dair pek bir hatırladığım bir şey yok. Ya da vardır da şimdi hatırlamıyorum ee hak verin bin kelimeyi geçti yazı buraya kadar :) Her neyse altıncı sınıfa gelelim ve biz altıncı sınıfa geçtiğimizde Fatih İlköğretim tadilata girmişti. Tadilat değil de sağlamlaştırma çalışmaları. Biz de Fatih İlköğretim olarak en yakın okul olan Fevzipaşa’ya gitmiştik. Tam olarak hatırlamıyorum ama okulu ikiye bölmüşlerdi. Büyükler Fezvipaşa ya diğer küçükler ise İmam hatip Lisesi’ne gidiyorlardı. Okullar tabi sabahçı öğlenci şekline dönüşmüştü. Bizler öğlenciydik ve bir dönem kadar öğlenci kaldık.
Altıncı sınıfın da ilk günü dün gibi gözlerimin önünde. Önlük devrinden ceket kravat kumaş pantolon devrine geçiyoruz yani ne demek değil mi :D Ceket, pantolon, gömlek, kravat ve hırka var şimdi okul elbiselerinde. Ben okula giderken hırka da giymiştim. Baktım ki kimse giymemiş, çıkartıp eve atmıştım. Yakındı evimiz zaten o okul Fatih’ten daha yakındı yani :) Hatta altıncı sınıfta bir keresinde bir ödevi yapmayı unuttuğum teneffüste aklıma gelmişti ve eve gidip bir kaç sayfa yazı çıkartmıştım bilgisayardan :D
Evimiz Fevzipaşa ilköğretimin tam karşısındaydı ve evden çıkardım, 3 metre sonrası Fevzipaşa’nın duvarlarıydı. Çocuklar bana bakardı ben onlara bakardım. Büyük ihtimal anlam veremezlerdi benim oraya değil de ta Fatih’e gitmeme. Sonra zaten o evden ben yedinci sınıfa geçtiğim yaz taşındık, hala da aynı apartmandayız.
Şimdi şöyle bir durum var ki ben dün yaklaşık 4 gibi yattım yedi de kalktım 3 saatlik uykuyla zar zor durdum bu akşam iki saat filan kestirdim kafa artık durdu hem yazıyı da destana çevirmenin anlamı yok. Bu yazı yazımın birinci bölümü olsun kalan yazıyı da ikinci bölümde yayınlarım uykumu aldığım zaman :D
Buralara kadar zahmet ettiniz okudunuz umarım ki güldürebilmişim, kendim hakkında biraz bir bilgi verebilmişimdir ve sıkılmadan okumuşsunuzdur… Aslında biraz daha yazmak isterdim de işte esnemekten ağzım yırtılır duruma gelmişken nasıl yazı yazayım değil mi gözlerim ise su çanağı. Kanlanmadı yani sulandı o yüzden.. :D Haydi iyi akşamlar :)












Yorumlar
Pingback: 13 Yıllık Eğitim Öğretim Hayatım – 2 | Burak Öztürk